Sanat, yaratıcılığın bir ifadesidir. Yaratıcılık ise insanın kendini gerçekleştirme sürecinin bir parçası olarak gelişmiş bir duygusal sağlığın göstergesidir. Yaratıcılık ve sanattan söz ettiğimizde bu ikisi arasındaki ilişki hemen kavranabilir ve anlaşılabilir. Yaratıcılık ve sanatın birbiriyle ilişkisi bu kadar görünür bir durumdayken daha az görünür olan sanat, yaratıcılık ve terapi arasındaki ilişki daha az görünür ve bilinir.
Terapi süreci, insanları doğrusal düşünceden ve gündelik yaşamdan uzaklaştıran “içe yönelim”i gerekli kılar. Niteliklerin keşfedilmesini ve kaybedilen parçaların yeniden bulunmasını sağlar. Çünkü genelde eğilimimiz, daha fazla tanıdık/bilindik olanla kalarak gerçeği keşfetmede çekingen bir tutum izlemektir (1). Yaratıcılık, bireyleri biyolojik, duygusal, zihinsel ve ruhsal düzlemlerde var olan her şeyin doğal süreciyle bağlantıya geçirir. İnsanlar, bu temel yaşam gücünü ve enerjisini hem kendi içine hem de dış dünyaya doğru yönelterek, yaratma ve keşfetme dürtüsüyle yeniden bağlantıya geçebilir. İçimizdeki bu basit dürtüler ve kapasiteler ve dolayısıyla içsel zekâmız uyandığında ve güçlendiğinde birbiriyle çelişkili ya da tutarsız görünen olaylar arasındaki yaratıcı ilişki kavranabilir. Örneğin, aşktan korkan ancak resminde âşık bir kadını çizen birini düşünelim. Böylece bireyin içindeki iki dürtü, büyük bir kendini kaptırma ve uçsuz bucaksız bir keyifle sanatsal bir diyaloğa dönüşecektir.
Yaratıcılık sürecine girdiğimizde, yaşamsal katılımımızı yükselten güçlü bir canlılık duygusu ve risk alma, “kendini oradan başka yerde tutma”, araştırma ve öğrenme için öğütülecek tüm “madde”lerimizin farkına varma için teşvik edilmiş, cesaretlendirilmiş hissederiz. Yaratıcı enerjinin bu şekilde kullanımı, daha büyük “ben”le ilişki kurmayı ve bütünlüğü doğrudan yaşamayı sağlar. Gündelik yaşama ya da çatışma yaratan herhangi bir şeye geri dönüldüğünde bu yaratıcı yaşam gücüyle ilişkiye geçmiş olma taze bir bakış açısı ve yeni bilgiye ulaşmayı sağlar. Aslında, bu yaratıcı gücü serbest bırakma var oluşumuzun bütün yollarını serbest bırakmanın bir yoludur (1).
Psikolojik düzeyde yaratıcı süreç, bireyleri bilinçaltında olanla bağlantıya geçirir. İmgeler, anılar, duygular ve doğrudan analitik düşünmeyle ulaşılamayacak bilgi kaynakları ya da düşüncelere ulaşılmasını sağlar. Yaratıcılık olmadan bilinçaltının zenginliğine ulaşma imkânı kaybolur. Toplumun gizemli olandan ya da geleneksel olmayandan, hayal gücünün sezgisel niteliklerinden korkan ve ona direnen uzun geçmişi ve çoğumuzun ailesel, eğitsel, dinsel ve sosyal geçmişi, yaşamlarımızın erken dönemlerinde yaratıcılık ve bilinçaltı arasındaki ilişkiyi koparmış ve hayal gücünden çok, doğrusal bir düşünce tarzına neden olmuştur. Hayal gücünü harekete geçiren ya da hayal gücünden doğan etkinlikler arka plana atılmış ve bunlar “ders dışı etkinlikler” ya da “hobiler” olarak görülmüştür. Bilinçaltıyla olan yetersiz diyalog sonucu, enerjimizin çoğunu ve kaynaklarımızı bilinçli bir anlama ve ifade etme için kullanamamış oluyoruz. Sanat yaptığımızda ya da herhangi bir yaratıcı sürecin içinde yer aldığımızda, bilinçaltına ulaşmak, gün ışığına çıkmak, görülmek, hissedilmek, dinlenmek ve form almak isteyen anlamlı bir materyali tesadüfen bulmak olası hale gelmektedir. Yaratıcı süreç, daireseldir, dolambaçlıdır ve bazen parça parçadır. Amaç odaklı değildir, çıktılar üzerinde durmaz. Yaratıcı kanalın açılmasıyla bilinçaltına, benliğe ulaşmayı da yeniden düzenlemiş, aklın özgürce akması ve açığa çıkmak istenenlerin keşfedilmesi sağlanmış olur. Yaratıcı süreçte bilinçaltı ve hayal gücüyle karşılaşmayla, koşullarımızın kurbanı olduğumuzu değil yaşamın aktif katılımcıları olduğumuz, kendi yaşam hikâyelerimizi yeniden şekillendirme gücüyle birlikte keşfedici olduğumuzu deneyimleriz. Sanat tüm insanlar için yaşam kalitesini iyileştirici bir kapasiteye sahiptir. Bu durumun kanıtlarını Dissenayake ve Csikszentmihalyi’nin çalışmalarında önemli ölçüde görmekteyiz. Dissenayeke’ye göre, sanatçı davranışı önemli yaşam olaylarını özel kılmanın bir aracıdır. Czikszentmihalyi’ye göre ise, sanat etkinliği, en üst düzeyde psikolojik yaşantıyla meşgul olma yollarından biridir.
Sanat, aynı zamanda, belirli problem biçimleriyle başa çıkmada bazı karakteristiklere sahiptir. Özetle, sanat bir biliş formudur; normal gelişimin bir parçasıdır; yaşantıyı düzenlemenin bir aracıdır; grup bağlarını geliştirir ve yaratıcı problem çözme sürecini harekete geçirir; zarar görenler için başarıyı tatmayı sağlar; ve rehabilite edici ortamın “özel kılınmasını” sağlar. Bütün bu özelliklerin sonucu olarak sanatın, gelişimsel engeli olan, beyin hasarı olan, konuşma bozukluğu olan ve diğer birçok zihinsel rahatsızlığı ya da yaşama ilişkin problemleri olan birçok birey için işlevselliği artırma ya da sağlama potansiyeli vardır. Bu da sanatın rehabilite edici özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır (2).
Sanat terapisi uygulaması, insan gelişimi, eğitim, psikodinamik, bilişsel, kişilerarası ve diğer duygusal çatışmaları çözmede yardımcı olan terapötik araçları kullanan psikososyal teorilere dayanır. Birçok araştırmacı, yaratıcı sanat terapilerinin iyileştirici doğasını vurgulamıştır. Buna göre sanat terapisi;
Özellikle son otuz yılda insana yardım alanında kendini kanıtlama imkânı bulan sanat terapisi, incinebilir gruplarda yer alan (engelli bireyler, bağımlı bireyler, yaşlılar, kronik hastalığa sahip olanlar, çocuklar, ergenler… gibi) bireylerle çalışmada güçlü bir terapötik araç olarak sunulmaktadır. Yaratıcı tedavi stratejileri bireylerin zarar verici davranış kalıplarını değiştirmeye ve madde olmadan yaşamayı öğrenmeye yardımcı olmada da önemli bir yere sahiptir.
KAYNAKLAR
1. Halprin, D. Expressive Body in Life, Art and Therapy: Working With Movement, Metophor and Meaning. London, GBR: 2002 Jessica Kingsley Publishers.| SAYFA İÇERİĞİ |
|---|
| Sanat Terapisi |
| Copyright © 2010 IAKCM Terms & Conditions |