|
NTV'deki "Neden" programında "Aleviler ve Siyaset"i tartıştık. Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'e sordum:
"Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler ve Siyaset' tartışılır?"
Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu...Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.
Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
* * * Türkiye'de kaç okul var? 67 bin... Kaç hastane var? 1220... Kaç sağlık ocağı var: 6 bin 300... Peki kaç cami var? 85 bin... Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor. Peki kaç kilise var? 270... Kaç cemevi var? 100. * * * Türkiye'de kaç doktor var? 77 bin... Peki kaç din görevlisi var? 90 bin... Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor. |
Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.
* * * Türkiye'de kaç kütüphane var? 1435... Almanya'da kaç kütüphane var? 11 bin... Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var? 13... Kaç kentte kuran kursu var? 81... Bu kursların toplam sayısı kaç? 3852... * * * Türkiye'de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var. Peki kaç tane "cami yaptırma derneği" var? 35 bin... * * * İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar? 783 trilyon... Ulaştırma Bakanlığı'nın? 678 trilyon... Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın? 677 trilyon... Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın? 632 trilyon... Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın? 280 trilyon... Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın? 249 trilyon... |
Çevre ve Orman Bakanlığı'nın? 404 trilyon... Sadece Sünnileri temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar? 1.3 katrilyon... 8 bakanlığın bütçesi kadar... 22 üniversitenin toplam bütçesine denk... * * * Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım: 1997'de 66 trilyon. 1998'de 119... 1999'da 180... 2000'de 270... 2001'de 302... 2002'de 553... 2003'te 771... 2004'te 1 katrilyon... 2005'te 1 katrilyon... 2006'da 1,3 katrilyon... 2007'de 1.7 katrilyon... * * * Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi? |
Almanya’da “cemaat” olarak tanımlanan inanç topluluklarının düzenleyeceği inanç derslerinin kamu okullarında okutulmasına ilişkin tartışmaların başladığı 2000’li yılların başında Alevilik farklı bir gündem oluşturdu. Federasyon’nun bu dersleri vermeye yetkili bir kurum olup olmadığına ilişkin başlayan süreç, 2004 yılında iki ayrı bilirkişi raporuyla AABF lehine sonuçlandı. Bu raporlarda Alevilik İslam’dan olan farkları gözetilerek ayrı bir müfredat gerektiren bir inanç, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ise bu dersleri vermeye yetkili bir inanç kurumu olarak tariflenmişti. Bu raporlarla birlikte bugün Alevilik Almanya’da 140 yerel derneğin çatısını oluşturan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun temsil ettiği müstakil bir inanç olarak tanınmaktadır.
Bir inanç-kültür olarak kök aldığı topraklarda hukuki ve tüzel konumu belirsiz olan Aleviliğin göç ettiği bir ülkede İslam içinde müstesna bir kimlikle tanınmış olması elbetteki hem Aleviler hem de Türkiye açısından önemli bir durumdur.
Federal Almanya Göç ve İlticacı Ofisi’nin 2009 yılında yayınladığı “Almanya’da Müslüman Yaşamı” (Muslimisches Leben in Deutschland) başlıklı rapor bu konularda bir çok açıdan ilklere işaret ediyor. Raporun temelini oluşturan araştırma 49 ülkeden 6,004 kişiyi doğrudan, aynı hanede yaşıyor olmaları üzerinden ise 17,000 kişiyi dolaylı olarak kapsıyor.
İlk defa bu kapsamda hazırlanan bir rapor Alman İslam Konferansı (AIK) (Deutsche Islam Konferenz) adına yayınlamış. Almanya’da yaşayan Müslümanlar ile Alman devleti arasındaki diyaloğun ulusal çerçevesini oluşturmak ve eş güdümü sağlamak üzere 27 Eylül 2006 tarihinde Berlin’de kurulan AIK böylece ciddi bir işlevsellik kazanmış oluyor. Diğer bir deyiş ile Almanlar Müslüman göçmenlere ilişkin kendi açılımlarını bu rapor ile somutlaştırmış oluyor. Almanya’da yaşayan Müslümanları kapsayan raporda Alevilerin kendi başına bir inanç grubu olarak ele alınması ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) bu toplumun temsilcisi olarak kabul ediliyor olması ise bir diğer önemli ilk.
Bu yazının amacı Alman resmi kurumlarınca hazırlanan bu rapor çerçevesinden Alevilerin Almanya’da kazanmış oldukları konuma bakmak olacaktır. Aleviler ilk defa bu ölçekli bir raporun aynasında kendilerine bakma şansına sahipler. Bugüne değin Alevi hareketinin sezgisel olarak dile getirdiği bazı iddialar raporla birlikte doğrulanmış oldu. Fakat, diğer yandan raporda Aleviler açısından dikkatlice bakılması gereken bazı noktalar da mevcut.
Rapor Almanya’da yaşayan “Müslüman” toplumun çeşitli ve önemli farklılıklar barından karma bir toplum olduğuna işaret ederek başlıyor. “Müslüman” kategorisi Almanya’da yaşayan sayıları 3,8 ila 4,3 milyon arasında değiştiği tahmin edilen ve 46 ülkeden gelen göçmen kökenli toplumların tümü kapsayacak bir biçimde kullanılıyor. Almanya’da genel Müslüman nüfusun %63’ne tekabül eden 2,5 ile 2,7 milyon kişinin Türkiyeli olduğu belirtiliyor. Almanya’da genel Müslüman nüfusun %63’ne tekabül eden 2,5 ile 2,7 milyon kişinin Türkiyeli olduğu, %14’ne tekabül eden ortalama 500 bin kişinin ise Güneydoğu Avrupa kökenli olduğu saptanmış. Üçüncü büyük grup ise 350,000 nüfus ile Orta Doğu’dan gelen Müslümanlar oluşturmakta (%8).
Rapor ayrıca “belirtilen ülkelerden gelen göçmenlerin azımsanmayacak bir oranı Müslüman değildir” diyerek “Müslüman” kategorisi içindeki gizil “dini azınlıklar”a (dass religiöse Minderheiten) işaret ederken genel Müslüman kategorisinin bileşenlerini tanımlamak için ise Sünni, Alevi ve Şii alt-kimliklerden faydalanıyor. Bu kategorileri “mezhepsel grup” (en. denominational group / de. konfessionelle Gruppe) tanımlanıyor (2009: 13). Almanya’da yaşayan Müslüman toplulukların mezhepsel dağılımı şu şekilde belirtiliyor: Sünniler (die Sunniten): %74.1, Aleviler (die Aleviten): %12.7, Şiiler (die Schiiten): %7.1 (s. 128, s. 92-93).
Rapora göre Almanya’da yaşayan Müslümanların sadece %20’si dini bir dernek ya da cemaate üyedir. Mezhepler bazında baktığımız da ise Sünnilerin %22’sine karşın Alevi ve Şiilerin sadece %10’u kendilerine yakın buldukları bir kurumda örgütlenmiş bulunuyor. Ahmediler ve Ebadiler gibi daha küçük ölçekli mezheplere baktığımızda ise bu oran %29’a çıkıyor (s. 14). Bu çeşitliliği temsil etmek için AİK’ya geniş bir yelpazeden farklı dini dernek ve cemaatler davet edilmiş olduğu belirtiliyor.
Diğer yandan, Rapor haklı olarak bilinilirlilik (bir kurumu tanıyor olmak) ile temsiliyet (o kurumu kendini temsil eder kabul etmek) arasında bir ayrım yapıyor (s. 16-17). Bilinilirlik açısından baktığımızda, DİTİB %44 gibi bir yüzdeyle Müslüman toplumlar arasında en çok bilinen kurum olarak karşımıza çıkıyor. Türkiyeli göçmenler özelinde ise bu oran %59’a yükseliyor. DİTİB’i takiben ikinci sırada %25’lik bir yüzde ile İslam Kültür Merkezleri Birliği ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu geliyor.
Rapor kapsamında görüşülen ve genel Müslüman kategorisi içinde değerlendirilen katılımcıların sadece %16’sı DİTİB’in kendilerini temsil eden bir kurum olduğunu belirtilirken bu oran Türkiyeli göçmenler özelinde %23’e yükseliyor. Yine genel Müslüman kategorisi açısından baktığımızda ise AABF %19’lük bir oranla ilk sıraya oturuyor. Diğer bir deyişle, Almanya’da yaşayan genel Müslüman kategorisi açısından düşündüğümüzde AABF Almanya’da Müslüman toplumlar nazarında en yüksek temsiliyet gücüne sahip olan kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’li göçmenler özelinde ise bu temsiliyet gücü ikinci sırada yer alır.
Diğer yandan, AABF genel Müslüman kategorisi içinde %26.8’lık bilinilirlilik oranıyla ikinci sırada yer alırken Aleviler arasında ise %76 gibi bir yüzde ile kendi mezhebi içinde bilinilirliği en yüksek kurum olarak karşımıza çıkıyor (s. 165-166). Katılımcılar arasında dini örgütlenmelere etkin katılım konusunda Diğer Müslümanlar %23.0 gibi bir oranda birinci sıraya yerleşirken Sünniler %13.3, Şiiler %11.5 ve Aleviler ise %6.9 gibi bir oranda müspet cevap vermişlerdir (s. 164). Bahsi geçen kurumların Almanya’da yaşayan Müslüman toplumlar arasında algılanan temsiliyet durumuna baktığımızda AABF’nin bilinilirlilik konusunda sahip olduğu önemi koruyamadığını görüyoruz. AABF’nin temsiliyet gücü en yüksek olan kurum olmasına karşın Alevilerin en düşük örgütlenme düzeyine sahip olmaları Alevilerin Almanya’daki diğer Müslüman gruplara göre örgütlenmeye daha geç başlamış olması ve Alevilerin geldiği anavatandaki çatışma ortamına işaret edilerek açıklanıyor (s. 161).
Bu veriler ışığında baktığımızda AABF’nin Almanya’da yaşayan Aleviler arasında sahip olduğu yüksek bilinilirlik ve temsiliyet gücünün örgütlenmeye tahvil edilemediği görülmektedir. İsmail Kaplan küçük yerleşim birimlerinde Alevi Kültür Merkezleri’ne üyelik oranının %80’i bulduğuna fakat Berlin ve Hamburg gibi Alevi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı büyük kentlerde bu oranın %10’u geçemediğini belirtmektedir (2009: 135). Benim de kişisel gözlemlerim bu doğrultuda. Söz gelimi, Berlin’de yaşayan bir Alevi yerel AKM’nin sağladığı servislerden faydalanıyor, düzenlenen etkinliklerin bir çoğuna katılıyor olmasına rağmen kuruma üye olma gereği duymayabiliyor.
“Dinsellik” (en. Religiousness, de. Religiöses Verhalten) gibi bir kavramın katılımcılar tarafından nasıl algılandığı ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber görülmektedir ki Aleviler kendilerini Sünnilerden çok daha belirgin bir şekilde daha az “dinsel” olarak tanımlamaktadır.
| Hiç bir dinsellik atfetmeyen | Özellikle dinsellik atfetmeyen | Büsbütün dinsellik atfeden | Aşırı derecede dinsellik atfeden | |
| Sünni | 2.1 | 7.5 | 48.3 | 42.1 |
| Alevi | 10.8 | 11.1 | 53.7 | 24.1 |
Dualar, bayramlar ve oruç gibi özel dini uygulamaların (en. Private religious practice, d. Private religiöse Praxis) ölçüldüğü kısımda bahsi geçen uygulamalara ilişkin Aleviler açısında özel bir hassasiyet gösterilirken, Martin Sökefeld ve Partrick Bartsch gibi biliminsanlarının çalışmaları ışığında Alevi dinselliğinin İslamın beş şartı çerçevesinde değerlendirilemeyeceği açık bir şekilde ifade ediliyor (s. 138).
Bu fark özellike “prayer” (namaz ya da dua olarak anlaşılabilir) uygulamasında açığa çıkıyor. Sünnilerin %11.4’ü bu uygulamayı Hiç gerçekleştirmediklerini, %41.5’i ise Hergün gerçekleştirdiğini söylerken bu oran Aleviler de %42.3 Hiç ve %14.2 Hergün olarak tam tersi bir biçimde ortaya çıkıyor. Diğer yandan, Sünnilerin %15.5’ine karşı Alevilerin %17.1’i yılda bir kaç kez bu uygulamayı gerçekleştirdiklerini belirtiyor (s. 140).
Dini bayramların kutlanmasına baktığımız da ise Sünnilerin %14.1 Hayır ve %78.7 Evet’ine karşı bu uygulamalar Alevilerde %31.3 Hayır ve %51.7 Evet olarak ifade buluyor (s. 144). İslami beslenme kurallarına karşı tutum ise yıllardır güncelliğini koruyan bir meseledir. Martin Sökefeld ve Ruth Mandel gibi araştırmacılar Aleviler arasında bu konuda Sünnilere göre daha rahat bir tutum olduğunu ifade ediyorlardı. Rapor’a baktığımızda bu iddianın doğrulandığını görüyoruz. Sünniler %91.2, Diğer Müslümanlar %80.0, Şiiler %60.2 gibi yüksek oranlarda bu kurallara uyduklarını belirtirken Aleviler’de ise bu oran %49.4 olarak beliriyor (s. 147).
Oruç konusunda Sünniler %20.1 Hayır, %9.5’i Kısmen ve %70.3 Evet olarak görüş belirtirken, Aleviler’de bu oranlar %24.3 Hayır, %54.5 Kısmen ve %21.2 Evet olarak karşımıza çıkıyor. Rapor, bu konuda Alevilerin oruç uygulamasını “İmam Hüseyin’in Kerbala’daki şehitliğini” anmak üzere diğer Müslümanlardan farklı bir zamanda ve farklı bir biçimde gerçekleştirdiğini belirtiyor (s. 149). Fakat, bilindiği üzere Ramazan ayında oruç tutar görünmek takiye stratejsinin hem Türkiye hem de Avrupa’daki en yaygın biçimlerinden biridir. Dolayısıyla, araştırmanın bu kısmındaki verilerin ne derece sağlıklı toplanabildiği en azından benim için bir soru işaretidir.
Rapor’da kapsamında Görüşülen Müslümanların %76’ı Almanyanın farklı eyaletlerinde 2000’li yılların başından bu yana uygulanmaya başlanan din derslerini desteklediklerini belirtirken mezhepler bazında baktığımızda ise bu destek Sünnilerde %84, Şiilerde %71’i ve Alevilerde ise %54 oranında belirmektedir. (s. 179).
Federasyon açısından oldukça önemli bir çalışma alanı ve örgütsel bir başarı olarak sunulan inanç derslerine Alevilerin diğer Müslüman gruplardan çok daha düşük bir oranda destek vermesini önemli bir ayrıntı olarak ele almak gerekiyor. Berlin’de alan araştırmamı yürüttüğüm dönemde velilerin derslere sahip çıkması ve derslerin örgütlenmesi konusundaki ciddi güçlükleri ilk elden gözleme şansım oldu. Berlin bu uygulamanın başladığı ilk kent olmasına karşın sıkıntıların devam ediyor olması elbetteki yanlızca Berlin’deki yerel örgütlenmenin bir sorunu olarak düşünülemez. Kaldi ki, Berlin yerel yönetimi son iki yıldır Berlin’de yaşayan Alevi toplumu dersler konusunda bilgilendirmek üzere hem veliler hem de Alevi yöre dernekleri üzerinden ciddi bir çalışma yürütmektedir. Dolayısıyla sıkıntı, tıpkı Alevilerin örgütlenmeye daha az katılımında olduğu gibi başka bir düzlemde karşımıza çıkar. Söz gelimi, görüştüğüm bir veli derslere ilişkin tutumunu şu sözlerle ifade etmişti: “orada hangi Aleviliği öğretecekler ben bilmiyorum, bilmeden de çocuğumu o derslere göndermem.” Dolayısıyla, bu sorunu Aleviliğin müstakil bir inanç-kültür olarak tanınmasıyla ilgili yaşanan tartışmaların bir uzantısı olarak görmek gerekiyor.
Rapor mezhepler arasında doğrudan uyuma ilişkin bir ayrıma gitmezken mezhepler bazında değerlendirilmeye alınan kimi veriler konuya vakıf kimseler için bu konuda bazı beklentiler olduğuna işaret ediyor.
Söz gelimi, öğrencilerin okul gezilerine ve yüzme derslerine katılımıyla ilgili olarak mezhepsel bir ayrım gözetilmemiş ve karşılaştırma “Müslüman” ve “Diğer İnançlar” olarak yapılmış. Konunun hassas olduğu göz önüne alınırsa Rapor’un bu tutumunu olumlu karşılamak gerekiyor. Fakat, hatırlatmak gerekir ki, özellikle kız çocukların okul gezilerine ve yüzme derslerine katılımına ilişkin tutum konusunda Alevilerin diğer Müslümanlara göre daha az tutucu davrandığı gerek Aleviler gerekse de Sünniler tarafından sıkça dile getirilen iddialardan biridir. Rapor kapsamında bu konuya ilişkin bilimsel bir veriye, en azından bize yansıyan biçimiyle, ulaşılmamıştır (s. 180).
Diğer yandan, Rapor’da ele alınan uyum meselesine ilişkin başlıklar cinsiyetler özelinde başörtüsüne ilişkin ayrımla birlikte kaçınılmaz olarak mezhepsel bir renk kazanıyor. Zira kadın ve başörtüsüyle ilgili olan kısımda Müslüman topluluklarda başörtüsü kullanmayan kadınlar olabileceği ve Alevi kadınların genel bir tutum olarak başörtüsü kullanmadığı özellikle belirtiliyor (s. 185). Mezhepler bazında baktığımızda ise kadınların Ahmedilerde %50.8, Sünnilerde %34.8, Diğer gruplarda %25.5, Şiilerde %21.4 ve Alevilerde %0.0 oranında başörtüsü kullandığı sonucuna varılmış (s. 188).
Başörtüsü ekseninde değerlendirilen başlıklar arasında en önemlilerinden biri eğitim konusu olarak karşımıza çıkıyor. Almanya’ya göçmen olarak gelen Alevi kadınların başörtüsü kullanan Müslüman kadınlarla birlikte en düşük eğitim seviyesine sahip olduğunu öncelikle not etmek gerekiyor. Fakat, diğer yandan Almanya’da doğan ve yetişen kuşaklar özelinde baktığımızda, Alevi kadınların eğitime katılım oranı başörtüsü kullanan Müslüman kadınlardan farklılaşmakta ve başörtüsü kullanmayan Müslüman kadın kategorisine yaklaşmakta olduğunu görüyoruz (s. 194-195). Diğer bir deyişle, Türkiye’de doğan ve büyüyen Alevi kadını için eğitimsizlik anavatandaki koşulların kaçınılmaz bir sonucuyken bu koşulların farklılaştığı Almanya’da hızlı bir değişim gözlenmektedir.
16 yaş ve üzeri başörtüsü kullanan ve kullanmayan Alevi ya da diğer inançtan kadınlar özelinde elde edilen bazı önemli sonuçları şu şekilde sıralamak mümkündür.
| Başörtüsü Kullanmayan | Alevi | Başörtüsü Kullanan | |
| Almanca dil bilgisi iyi yada üstü | 72.1 | 68.8 | 49.2 |
| Almanya’ya gelmeden önceki orta ya da yüksek eğitim | 36.3 | 21.3 | 24.3 |
| Almanya’da orta ya da yüksek eğitim | 59.3 | 57.5 | 49.2 |
| Bir ya da birden fazla Alman kurum ya da derneğe üyelik | 44.5 | 58.9 | 33.5 |
| Kazanç getiren bir işte çalışma | 43.1 | 30.7 | 44.1 |
| Almanya’ya ilişkin aidiyet hissi | 66.1 | 66.1 | 63.6 |
| Alman vatandaşlığına sahiplik | 39.6 | 67.9 | 32.8 |
Görüldüğü üzere Alevi kadınlar göç koşullarında diğer Müslüman kadınlara oranla çok daha başarılı bir gelişme kaydetmiştir. Diğer bir deyişle, Türkiye’de doğan ve büyüyen Alevi kadını için eğitimsizlik anavatandaki koşulların kaçınılmaz bir sonucuyken bu koşulların farklılaştığı Almanya’da hızlı bir değişim gözlenmektedir. Rapor çerçevesinden baktığımızda bugün Almanya’da Alevi kadını eğitim sistemi, emek piyasası ve içinde yaşadığı toplumun sosyal ve kültürel yaşamına katılım ve uyum gibi konularda diğer göçmen kökenli Müslüman kadınlardan oldukça farklı bir kompozisyon çizmektedir.
Kendi kişisel deneyimlerim ışığında bu verilerin oldukça önemli olduğunu eklemek isterim. Bugüne değin Avrupa’da katıldığım akademik konferans, çalıştay ve toplantılarda araştırma konumun Alevilik olması nedeniyle tanıştığım birçok ikinci kuşak Alevi kadını gerek Almanya’da göçmen gerekse de göçmenler arasında Alevi olma konumlarına ilişkin oldukça donanımlıydılar.
2009 yılının hemen başlarında Almanya’da yaşayan “Türkler”in uyumu konusunda muhafazakar tezleri destekleyen bir rapor yayınlanmıştı. Bu raporun Berlin’de Türkiyeli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir belediyede tartışılmasına tanık oldum. Tartışmada hazır bulunan, farklı akademik disiplinlerde yüksek lisans yapmakta olan ikinci kuşak Alevi kadınların raporu ele alış biçimleri kelimenin tek anlamıyla gerek Türk gerekse de Alman siyasetçilerin idrakının çok ötesindeydi.
Diğer yandan açıkca belirtmek gerekir ki son yıllarda karşılaştığımız bir kaç olumlu ama münferit örneğe karşın bu eğitimsel başarının Alevi Hareketi’ne yeterince yansıdığını söylemek mümkün değildir.
Tüm göçmen kökenli Müslümanlar açısından baktığımızda ise eğitim konusunda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır.
| Müslümanlar | Sünniler | Aleviler | |
| Okulsuz | 14.8 | 12.8 | 23.8 |
| Düşük derece eğitim | 28.8 | 27.3 | 32.5 |
| Orta derece eğitim | 22.3 | 23.1 | 16.3 |
| Yüksek derece eğitim | 34.1 | 36.7 | 27.5 |
Göçmen kökenli Müslümanların Almanya’da kazandığı eğitim seviyesine baktığımız da ise Alevilerin orta dereceli eğitim konusunda (sanıyorum meslek okullarını da bu kategori içinde düşünmek yanlış olmayacaktır) önemli bir aşama kaydetmişken yüksek eğitime katılım konusunda hala zorluklar yaşadığını söylemek mümkün gözükmektedir.
| Müslümanlar | Sünniler | Aleviler | |
| Okulsuz | 13.5 | 11.7 | 38.9 |
| Düşük derece eğitim | 27.4 | 23.0 | 16.7 |
| Orta derece eğitim | 30.6 | 32.4 | 33.3 |
| Yüksek derece eğitim | 28.5 | 32.9 | 11.1 |
Alevilerin en düşük İranlıların ise en yüksek eğitim seviyesine sahip olduğu eğitim konusunda Rapor’un işaret ettiği genel sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır (s. 203).
Görüldüğü üzere ikinci kuşak Alevi kadınların eğitim alanındaki başarısına rağmen Aleviler Müslümanlar arasında en düşük eğitim düzeyine sahip mezhep olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda belirtilmesi gereken önemli bir nokta cinsiyetler arasındaki farklılıktır. Hemen her toplumda kızlar erkeklere oranla daha başarılı iken Alevilerde bu konuda bir uçurum olduğundan söz etmek gerekiyor. Alevi kadını kültürün kendisine açmış olduğu hoşgörü alanını kullanarak eğitim yoluyla kariyere yönelirken Alevi erkeği ailenin sahip olduğu ekonomik birikimin konforu içerisinde sadece en temel eğitim seviyesi tamamlayarak işgücü piyasasına dahil oluyor. Kuşkusuz bu durumu tüm Türkiyeli göçmenlere genellemek mümkündür. Fakat, eğitim konusunda özel bir hassasiyet gösteren Alevi Hareketi’nin cinsiyetler arasındaki bu eğitimsel farka karşı duyarlı olması gerekmektedir.
Katılımcıların kendi ya da çocuklarının eşlerinin dini sorulduğunda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Kendini Müslüman kategorisinde ifade edenlerin %81’i Müslüman kategorisinden eşleri olduğunu ifade etmiştir. Hristiyanlarda ise bu oran %73’e gerilemektedir. Araştırmaya katılan Alevilerin %56’sı eşlerinin Alevi olduğunu belirtirken %25’i ise eşlerinin inancını tanımlarken Müslüman kategorisini tercih etmiştir. Müslümanların %13.8’i Alevilerin ise %16’sı ise eşlerinin hiç bir dini aidiyeti olmadığını belirtmiştir.
Evilikle ilgili olarak belirtilebilir bir diğer önemli nokta ise Müslüman kategorisindeki kadınların %86.7 gibi yüksek bir oranla kendileri ya da çocukları için Müslüman eşler tercih etmişken, bu oran Müslüman erkek kategorisinde %77’e gerilemektedir. Alevilerde ise bu durum tam tersi bir eğilim gösterir. Alevi erkeklerin %57.7’si tercihlerini Alevi eşten yana yaparken bu oran Alevi kadınlarında %54.6’ya geriler. Fakat, evlilikle ilgili verilerde Müslüman kategorisinde Alevilerle evliliğe yer verilmemişken Alevilerdeki Müslüman ve Alevi olarak iki kategorinin olması bu verilerin yorumlanmasını zorlaştırmaktadır.
Alevilerle ilgili önemli bir diğer ayrıntı ise katılımcıların Sünniler %58.8’i gibi bir oranla “Alman”larla ortak yaşam alanı paylaştıklarını ifade etmişkin bu oranın Aleviler’de %69.3’a yükselmektedir (s. 284).
Rapor’da Türkiye’den gelen Müslüman göçmenler en farklı kompozisyona sahip ulusal grup olarak tanımlanıyor. Bu farklılık Sünni, Alevi, Şii, Ahmedi, Sufi ve Mistik, Ebadi olarak sınıflandırılmış (s. 130). Türkiye’den gelen Müslümanların sayısı 2.5 ila 2.7 milyon arasında tahmin edilirken bu nüfusun %76’sının Sünni %17’sinin ise Alevi olduğu saptanmış. Böylece, Aleviler Almanya’da yaşayan en büyük ikinci göçmen inanç grubunu oluşturuyor (en. faith group, de. die Glaubensgruppe) (s. 294).
Almanya’da yaşayan Müslüman göçmenlerin coğrafi dağılımına baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. “Müslümanlar” ve “Aleviler” olarak iki kategoriyle yapılan incelemede Aleviler Müslümanların coğrafi dağılıma önemli bir koşutluk gösteriyor. Söz gelimi, Kuzey Ren-Westfalya genel olarak Müslüman göçmenlerin en yoğun olarak yaşadığı bölge olarak karşımıza çıkıyor. Müslümanların %34 ve Alevilerin %27’si bu bölgede yerleşik olarak yaşıyor. Diğer yandan, 5 eyalette ise Alevilerin Müslümanlar’dan daha fazla bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğunu görüyoruz. Bavaria: Alevi %16 ve Müslüman% 12.5, Berlin: Alevi %12.5 ve Müslüman %6, Hamburg: Alevi: %4 ve Müslüman: %3, Saksonya: Alevi %2.5 ve Müslüman %1, Brandengurg: Alevi %1 ve Müslüman %0. Berlin ve Hamburg’un Alevi Hareketi tarihi açısından sahip olduğu önem bu tablo ışığında bir kez daha açığa çıkıyor. Bu tabloya baktığımızda bir kent ya da eyaletteki nüfus yoğunluğunun örgütlenme açısından önemli bir değer olduğunu söylemek oldukça mümkün gözüküyor (s. 103).
Müslüman göçmenlerin Almanya’ya geliş nedenleri mezhepler bazında incelemeye alınmış. Rapor’a göre; göç eden aile bireyi ile beraber gelme, aile birleşimi ve iltica gibi nedenler %50-60 aralığında tüm mezheplerde benzeşirken özellikle Alevi ve Sünnileri birbirinden ayıran iki temel fark açığa çıkıyor. Almanya’ya geliş nedeninde istihdam Aleviler’de %43.9 iken Sünniler’de %28.2, eğitim ise Sünniler’de %16.9 iken Aleviler de %4.6 gibi bir oranda karşılık bulmuş. Bu verinin bizim açımızdan önemi Alevilerin 1960’larda Türkiye’den Avrupa’ya başlayan işgücü göçüne Sünnilerden daha yoğun bir şekilde katılmış oldukları ve Türkiye toplumunun kırsal kökenli ve sosyo-ekonomik olarak mahzurlu kesimini oluşturduklarına ilişkin iddiayı destekler olmasıdır (s. 120).
Raporun 20. ve 21. sayfalarında Alevilerin nasıl değerlendirildiği açık bir biçimde ifade bulur: “Almanya’da yaşayan Müslümanların sayısı tahmini olarak hesaplanırken Aleviler ayrı bir kategori olarak ele alınmıştır.” Bu ayrım ise üç temel neden ekseninde bir zorunluluk olarak ifade edilmiştir. Öncelikle, AİK’nin talebi doğrultusunda Almanya’da yaşayan Müslüman topluluklara ilişkin sağlıklı bilgi derlemek adına her inanç grubunun ayrı ele alınmasının daha doğru olacağı belirtiliyor. Diğer yandan, Alevi toplumunun Almanya’nın dört eyaletinde Alman Anayasası’nın 7. Maddesi 3. Fıkrasına göre dini bir cemaat olarak tanındığına (die Religionsgemeinschaft) işaret ediliyor. Son olarak ise, Aleviliğin açık bir biçimde Sünni ve Şiilikten inanç, itikat ve ibadet olarak farklı olduğunun altı çiziliyor ve bu ayrıma gidilmemesinin araştırmanın sonuçları açısından yanıltıcı olacağı özellikle vurgulanıyor.
Elbette ki bu nokta bir çok açıdan doğrudur. 1980’lerde Alevilik Avrupalı araştırmacılar için bir bilinmez iken Türkiye’den gelen göçmen kadınların önemli bir kısmının başörtüsü kullanmıyor olması İslam’ın Türkiye’deki biçime ilişkin yanlış yorumlamalara yol açıyordu. Bu farkı takip eden bir çok araştırmacı Türkiyeli Müslüman göçmenler arasında “Şiilikle” benzerlikler taşıyan farklı bir grup keşfetmiş ve Alevilik böylece 1990’ların başında hem akademik araştırmalar hem de yerel yönetimlerce hazırlanan raporlarda kendi kimliğiyle yer bulmaya başlamıştı.
Aleviler Rapor’un 6.9 kısmında Rapor’un 304 ve 205’inci sayfalarında ise Aleviler (der Aleviten) şu şekilde tanımlanıyor:
“Türkiye’den göç eden Aleviler Müslümanlar arasında özel bir konuma sahiptir. İnançları orthodox İslam’dan belirgin bir şekilde farklıdır. Aleviliğin İslam ile olan ilişkisi Aleviler arasında tartışmalı olmasına rağmen bu araştırma göstermektedir ki Alevilerin büyük bir çoğunluğu kendini Müslüman olarak kabul etmektedir.”
“Almanya’da yaşayan 480,000 ile 552,000 bin arasındaki Alevinin %95’den fazla bir kısmı Türkiye’den gelmiştir.”
“Alevilerin %75’i doğrudan göç deneyimi yaşamış ya da ‘yurtdışı’nda doğmuştur. Alevilerin yarıdan fazlası Alman vatandaşlığına sahiptir... Görüşülen Alevilerin %10’u Almanya’ya zulüm ve baskıdan kaçarak geldiklerini belirtmiştir.”
“Aleviler göreceli olarak düşük bir eğitim düzeyine sahiptir. Yarıdan fazlası ya düşük eğitimli ya da hiç bir okullu eğitimi görmemiştir... Diğer yandan, cinsiyetler arasındaki farklar diğer Müslüman mezheplerden daha az dile getirilmiştir.”
Almanya’da yaşayan ve kendisini Alevi olarak ifade eden katılımcıların geldikleri ulusal ya da bölgesel Müslüman nüfus içindeki dağılımı ise şu şekilde sıralanıyor. Türkiye %18.9, Diğer Afrika: %5,9, Güneydoğu Avrupa: %3.1, İran: %1.5, Kuzey Africa: %1.5, Güney ve Güneydoğu Asya: %0.9 ve Ortadoğu: %0.6 (s. 131).
Bu tablo bizim için yeni bir bilgiye işaret etmekte. Bildiğiniz üzere gerek Federasyon Güneydoğu Avrupa kökenli olup “Alevi-Bektaşi” genel kategorisi içinde değerlendirilen toplumlarla 1990’ların başından bu yana ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Balkan Alevi Bektaşi Federasyonu dönem dönem Avrupa çapında ve Türkiye’deki toplantılara katılmıştır. Bu raporla birlikte görüyoruz ki Avrupa’daki hareketin Afrika kökenli “Alevi” toplumlara ilişkin de bir vizyon geliştirmesi gerekiyor.
Alevilere ilişkin bir diğer bulgu ise diger Müslümanlardan daha az “tutucu” (en. religious, de. gläubige) olmalarıdır. Araştırmaya katılan Alevilerin %20’si ya hiç ya da özellikle “dini bütün” olmadıkları belirtiyorlar (en. Devout, de. Glaubensrichtungen religiöse Regeln und Vorschriften). Aleviler ayrıca beslenme ve oruç kurallarına uyma konusunda diğer Müslüman gruplardan önemli farklılıklar göstermektedir. Raporda Alevilerin daha az dua ettiği ve dini hizmetlere daha az katıldığı belirtiliyor. (en. Prayer and religious service, de. Gebete und Gottesdienste). Alevi kadınların başörtüsü kullanmadığı ise bu kapsamda tekrar belirtiliyor.
Alevilere ayrılan bu kısmın dışında Rapor, eldeki verilerden hareket ile Almanya’da yaşayan Müslüman toplumun farklılıklarının uyuma ilişkin tartışmalarda göz önünde bulundurulması gerektiğini belirterek noktalanıyor.
Raporda Aleviler, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu tarafından temsil edilen müstakil bir inanç kimliği olarak kabul edilmiştir. Hatırlatmak gerekir ki bir göç ülkesi olduğunu ancak 2000’li yılların başında kabul eden Almanya’da anavatandan sakınarak getirilen bir inanç-kültürün müstakil bir kimlik olarak onaylatılabilmiş olması önemli bir başarıdır. Diğer yandan, rapordaki veriler ışığında Alevilerin, İran’dan siyasi nedenlerle gelen Şii toplumla birlikte, Almanya’da yaşayan diğer tüm Müslüman topluluklardan çok daha “uyumlu” olduğunu söylemek mümkündür. Bu kuşkusuz Avrupa’daki Alevi Hareketi açısından önemli bir veridir.
Rapor’da adı sıkça geçen Martin Sökefeld 1990’ların ortasından bu yana Almanya’daki Aleviler ile ilgili araştırma ve yayınlar yapan bir antropologtur. Görülmektedir ki, Alevilik konusunda üretilen bilimsel bilgiler Alevilerin içinde yaşadıkları Avrupalı toplumlarca tanınmasını saplamakta, böylece hareketin yolunu açmakta ve hızla değişebilen siyasal zemine uyum kabiliyetini arttırmaktadır. Bu nedenle benzeri verilerin diğer Avrupa ülkelerinde ve dolayısıyla Avrupa düzeyinde üretilebilinmesi yönünde çaba harcanması gerekmektedir. İşin Türkiye boyutu ise başlı başına ayrı bir yazı konusu.
Bu rapor yanlızca Almanya’daki Alevi Hareketinin başarısına işaret etmekle kalmıyor aynı zamanda Avrupa’nın diğer ülkelerinde bulunan Alevi örgütleri için de önemli bir yol haritası çiziyor. Danimarka ve Avusturya’daki federasyonlar Almanya’daki strateji uyarınca Aleviliğin içinde yaşadıkları ülkelerde müstakil bir “inanç” olarak tanınması yönünde son yıllarda yoğunlaşan bir mücadele içindeler. Danimarka’daki çalışmaların önemli bir ivme kazandığı bu ülkedeki federasyonun, belki de Almanya’dan önce, Protestan ve Katolik mezheplerinin sahip olduğu kilise vergisi benzeri hakları da beraberinde getiren “körperschaft des öffentlichen rechts” tüzel kişiliğine kavuşacağı düşünülmektedir.
Bu strateji Avrupa düzeyine taşınırken göz önünde bulundurulması gereken bir diğer önemli değişken ise her ulusal düzlemin kendine özgü bir tanımlama sistemi olduğudur. Söz gelimi Norveç gibi Avrupa’nın hemen tek laik olmayan ülkesindeki Norveç Aleviler Birliği hali hazırda bir inanç kurumu olarak tanınıyorken kamusal sınıflandırmalarda farklılıkları ifade etmenin Almanca konuşan ülkelere göre çok daha kolay olduğu Britanya gibi bir ülkede henüz bu konuda bir adım atılmış değil. Aleviliğin kendine has bir inaç-kültür grubu olarak görünür kılınması ve tanıtılmasına ilişkin Avrupa çapında izlenmeye çalışılan strateji ulusal zeminlerde yerel çalışmaları ve bu çalışmaların koordine edilmesini gerekmektedir.
Britanya’daki duruma bir parça daha yakından baktığımız IAKM ve Cemevi açısından rapordan çıkarılacak bazı dersler olduğunu söylemek mümkün. Bildiğiniz üzere bu ülkede yaşayan Türkiyeli göçmenler resmi istatistiklerde “White Other” (Beyaz Diğer) genel kategorisi içinde görünmez kalıyor. Diğer bir deyişle, Türkiye’den gelen göçmenlere ilişkin genel resmi bir istatistik bulunmuyor ve bu toplumun nüfusu yerel belediyelerdeki öğrenci sayıları gibi küçük ölçekli ve farklı konularda yapılan araştırmalardan genellenmeye çalışılıyor. Diğer yandan, Britanya’da yaşanan göçün ağırlıklı iltica stratejisine dayanması ve gelişlerin büyük bölümünün belgesiz olması böylesi bir verinin saptanmasını zorlaştırıyor. Eğer genel bir tahmin yapmak gerekirse, Türkiye Konsolosluğu’nun hane olarak açtığı dosya sayısının 57,000 olduğu bilgisinden hareketle, her bir haneyi ortalama 3 kişiden oluşan bir birim olarak değerlendirirsek Britanya’da büyük çoğunluğu Londra’ya yerleşik yaşayan en az 171,000 Türkiyeli göçmen olduğu sonucuna varabiliriz.
Bu nüfusun mutevasına ilişkin fikir yürütmek de oldukça güç bir uğraşı. Yine resmi istatistikleri temel alarak konuşursak, bildiğiniz üzere, Britanya’da White Other kategorisinin bir alt bileşeni olarak görülen Turkish Speaking Communities (Türkçe Konuşan Topluluklar) kavramı Kıbrıslı Türkler ve Türkiyeli Türk ve Kürtlerin tümünü kapsamak üzere kullanılıyor. Bu rakkam ise 2005 yılında yapılan bir araştırmada 230,000 kişi olarak belirtilmiş. Dolayısıyla, Britanya’da yaşayan Türkiyelilerin sayısını bilmediğimiz gibi bu genel nüfusun içinde yaşayan Alevilerin sayısına ilişkin de kesin bir şeyler söylemek mümkün değil. Fakat, çeşitli araştırmalar ve toplum temsilcileri ile yapılan görüşmelerden çıkan izlenim Binboğa Dağları’nı merkeze olarak çizebileceğimiz sınır uçları Kuzey Maraş (Afşin – Elbistan), Güney Sivas (Gürün) Doğu Kayseri (Sarız) olan bir kültür bölgesinden gelen Türkçe/Kürtçe konuşan Alevilerin çoğunlukta olduğu söylenebilir.
Britanya’da yaşayan Alevilerin temsilcisi durumundaki İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi’nde yaşanan yönetim değişikliği sonrasında kurum, gerek Türkiye gerekse de Avrupa’daki Alevi çatı-örgütlenmeleriyle ilişkiye geçmiştir. Bu tanışıklıkkar sonucunda IAKM-C’yi ziyarete gelen temsilcilerin Londra’da yaşayan Alevi nüfusa ilişkin bilgilendirildiklerinde şaşkınlıkları gizleyemediklerine defalarca tanık oldum. Bugüne değin bir bilinmez olan Londra, dünya Alevi kamuoyunda (şimdilik) Berlin’den sonra Alevilerin Avrupa’da en yoğun olarak yaşadığı kent olarak anılmaya başlandı. Bu nüfus yoğunluğuna karşın Alevilerin, Britanya’da Almanya başta olmak üzere diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tanınır ya da bilinir olduğu söylemek mümkün değildir.
Tıpkı Kürtler gibi Aleviler de “Türkçe Konuşan Topluluklar” genel kavramı içerisinde görünmez kalmakta. Oysa, Avrupa’daki mücadelede gördüğümüz gibi bir göçmen örgütü olarak IAKM-C’nin temsiliyet gücü Britanya’da kaç Alevinin yaşadığı resmi olarak belgelendiğinde artacağı gibi böylesi bir bilgi gerek yerel gerekse de merkezi hükümetlerle girdiği ilişkilerdeki konumu pekiştirecektir. Böyle bir bilginin toplanabilmesi için gerekli olan ise resmi olarak yapılan araştırmalarda “Alevi” kimliğinin ayrı bir kategori olarak sorulmasından ibaderttir. Rapor’un da işaret ettiği eldeki deneyimler ışığında, IAKM-C’nin önümüzdeki yıllardaki çalışmalarına bir zemin hazırlamak yönünde atacağı en büyük adımlardan biri bu kategorinin kazanılmasıdır. Hackney Belediye’sindeki bir toplantıya olan tanıklığım ışığında Londra özelinde bu kategorinin talep edilmesinin Almanya’daki gibi zorlu bir süreç olmayacağı kanısındayım.
Britanya’da Kürtlerin temsilcisi durumunda olan kurumlar bunun mücadelesini oldukça uzun bir süreden bu yana yapıyorlar. Bu mücadelenin en önemli başarılarından biri 3 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile Barcklays Bankası’nda hesap açılabilmesinin sağlanması olmuştu. Bu kurumların son iki yıldır yerel siyasete müdahale girişimlerinin bu mücadele sürecinde olgunlaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde İşçi ve Muhafazakar Partilerle kurulan dostluk grupları ve önümüzdeki seçim sürecine hazırlanan onlarca aday bu müdahalenin sınırlarına işaret etmektedir.
Diğer bir deyişle, bir toplumun kendini tanıtmak yolunda harcadığı çaba aynı zamanda o topluluk üyelerinin kendini daha iyi tanımasını da beraberinde getirmektetir. İngiltere koşullarında kolay ve basit gibi gözüken “Alevilik” kimliğinin göçmen nüfusa ilişkin yapılan araştırmalarda ayrı bir kategori olarak belirtilmesi talebi bir yandan IAKM-C’nin temsiliyet gücünü arttıracak diğer yandan ise kurumun yukarıda belirtilen strateji çizgisinde iç disiplinini geliştirmesini sağlayacaktır.
Son olarak belirtmek gerekiyor ki, Türkiye Avrupa Birliği’ne yaklaştıkça Avrupa’da edinilen kazanımlar ve deneyimler Türkiye’deki mücadele için de yol gösterici olacaktır. Diğer bir deyişle, önümüzdeki yıllarda derinleşmesi beklenen bu ilişki çerçevesinde Alevi inanç-kültürüne ilişkin talepler konusunda Türkiye ve Avrupa’daki mücadele alanı birleşecek ve ne Almanya’da ne de Britanya’daki çabaları Türkiye’den bağımsız düşünmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, bugün Britanya’da resmi araştırmalarda “Alevilik” kimliğinin ayrı bir kategori olarak yer almasıyla birlikte toplanacak verilerin yarın Türkiye’deki hakların kazanımı konusunda bir değere dönüşebileceğini akılda tutulmalıdır.
Rapor’un İngilizce ve Almanca kopyalarına ulaşmak için:
Ingilizce
/
Almanca
| SAYFA İÇERİĞİ |
|---|
| Rakamlarla Türkiye Gerçekleri. |
| Almanya Alevi Raporu Üzerine |
| Copyright © 2010 IAKCM Terms & Conditions |